Bir süredir burada paylaşmak istediğim bir gelişme var: Oyun geliştirme çalışmalarımı Nysera Studios adı altında bir araya getiriyorum. Stüdyonun web sitesini de bu yolculuğun bir parçası olarak hazırladım. Artık üzerinde çalıştığım oyunların, kurduğum dünyaların ve zaman içinde ortaya çıkan fikirlerin ortak bir adresi var.
Şu sıralar üç farklı oyun üzerinde çalışıyorum: Tower of Lazuli, Run Bebek Run ve The King Who Forgot. Biri hızlı tempolu bir FPS, biri mobil odaklı bir koşu oyunu, diğeri ise hikâye ve taktik üzerine kurulu bir gerçek zamanlı strateji oyunu. Türleri farklı olsa da hepsinde aradığım şey aynı: Oynarken merak uyandıran, tekrar dönmek isteyeceğiniz bir deneyim yaratmak.
Nysera Studios neden var?
Benim için oyun geliştirmek, bir mekaniği çalışır hale getirmenin ötesinde. Bir dünyanın nasıl göründüğünü, oyuncuya ne hissettirdiğini ve birkaç basit kuraldan nasıl ilginç kararlar doğabildiğini düşünmeyi seviyorum. Nysera Studios, bu uğraşlara bir isim ve ortak bir yön vermek için attığım adım.
Web sitesi de bunun görünen yüzü. Oyunları tek bir yerde tanıtmak, gelişmelerini paylaşmak ve merak edenlerin projelere ulaşmasını kolaylaştırmak istiyorum. Henüz yolun başındayım; yine de ortaya çıkanları paylaşmanın, her şeyin bitmesini beklemekten daha anlamlı olduğunu düşünüyorum.
Tower of Lazuli: Hareketin, kalkanın
Tower of Lazuli, PC için geliştirdiğim tek oyunculu, hareket odaklı bir arena FPS roguelite. Oyunun merkezinde sürekli hareket etmek, saldırılardan kaçmak ve silahlarla geliştirmeler arasında kendi oyun tarzını bulmak var. Hareketin kalkan sistemine katkıda bulunması da bu ritmin önemli bir parçası.
Hikâye, Orion mürettebatından Jack’in bir keşif sırasında aldığı sinyali takip etmesiyle başlıyor. Jack, kendini yeraltındaki bir yapıda buluyor ve çıkışı açmak için bu yapının katlarını aşmak zorunda kalıyor. Taş, mineral ve eski mekanizmaların bir araya geldiği kadim teknoloji atmosferi üzerinde çalışıyorum. Yapıya bağlı bir yapay zekâ da bu yolculukta ona eşlik ediyor.
Bu projede beni en çok heyecanlandıran şey, çatışmanın akışı. Hareket etmek, kaymak, doğru anda saldırmak ve bir sonraki geliştirmeyi seçmek birbirini beslediğinde, oyunun kendine ait bir ritmi oluşuyor. Şu an bu ritmi daha iyi hissettirmek ve ilk oyuncu deneyimini güçlendirmek üzerine çalışıyorum.
Run Bebek Run: Bebek’te koşarken doğan bir fikir
Son bir yıldır koşuyorum. Bebek’te koşmak ise beni gerçekten zorluyor. Run Bebek Run fikri de tam orada, koşarken aklıma geldi: Ya bu deneyimi bir koşu oyununa dönüştürsem? Böylece kendi koşularımdan çıkan bir fikir, üzerinde çalıştığım oyunlardan biri oldu.
Run Bebek Run, mobil odaklı bir sonsuz koşu oyunu. Şerit değiştirerek, zıplayarak ve kayarak engelleri aşıyorsunuz. Kısa bir molada açıp oynayabileceğiniz, “bir tur daha” dedirten bir deneyim hedefliyorum. Ben Bebek’te koşarken zorlanmaya devam ediyorum; oyunda da koşmayı biraz sizinle paylaşmak istedim. 😀
The King Who Forgot: Bir ordunun başında, bir kimliğin peşinde
The King Who Forgot, Nysera dünyasında geçen, kahraman merkezli bir gerçek zamanlı strateji oyunu. Modern dünyadan Nysera’ya gelen Do-yun, canavarların unutulmuş kralının yeniden doğuşu olarak karşılanıyor. Ancak başkalarının ona biçtiği kimlikle, kendisinin bildikleri arasında büyük bir boşluk var.
Oyunda kaynak toplama, üs kurma, keşif ve ordu yönetimi; kahramanın konumu ve yetenekleriyle birlikte önem kazanıyor. Küçük ordularla verilen taktik kararların hissedildiği, hikâyenin görevler boyunca ilerlediği bir kampanya üzerinde çalışıyorum. Warcraft III gibi sevdiğim strateji oyunlarının kahramanlarla orduları aynı sahnede buluşturma yaklaşımı, bu projede ilham aldığım noktalardan biri.
Bu oyunda beni çeken şey, oyuncunun hem savaş alanını hem de ana karakterin hikâyesini keşfetmesi. Bir sonraki çatışmaya hazırlanırken, Do-yun’un neden burada olduğunu ve kendisinden beklenen rolün ne anlama geldiğini de merak etmesini istiyorum.
Üç oyun üzerinde çalışmak nasıl bir süreç?
Üç proje, üç ayrı tasarım problemi demek. FPS’te hareket ve çatışma hissine odaklanırken, koşu oyununda kontrol ve tempo öne çıkıyor. Strateji oyununda ise ekonomi, birim davranışları ve görevlerin akışı birbirini etkiliyor. Bir projede öğrendiğim şey, bazen diğerine farklı bir açıdan bakmamı sağlıyor.
Tek başıma yürüttüğüm bu süreçte yapay zekâ araçlarından da yararlanıyorum. Kod, görsel denemeler ve fikirleri değerlendirme aşamalarında bu araçlar çalışma biçimimin bir parçası oldu. Yine de neyin oyuna yakıştığına karar vermek, oynayıp denemek ve gerektiğinde yaptığımı değiştirmek işin merkezinde duruyor.
Elbette her projeye aynı anda aynı yoğunlukta çalışmak mümkün değil. Öncelikleri yeniden belirlediğim, bir özelliği sadeleştirdiğim veya önce küçük bir denemeyle fikri test ettiğim günler oluyor. Bu yazıyı da tamamlanmış üç oyunun duyurusu olarak değil, devam eden bir geliştirme yolculuğunun ilk notlarından biri olarak görüyorum.
Bundan sonra burada neler paylaşacağım?
Bu blogda oyunların gelişimini, tasarım kararlarını ve süreçte öğrendiklerimi paylaşmak istiyorum. Yeni bir mekanik, değişen bir görsel yaklaşım, beklediğim gibi çalışmayan bir fikir ya da sonunda iyi hissettiren küçük bir detay… Geliştirmenin günlük tarafına da yer vermek niyetindeyim.
Nysera Studios’a ve üzerinde çalıştığım oyunlara nyserastudios.com üzerinden göz atabilirsiniz. Oyunlarla ilgili düşüncelerinizi, merak ettiklerinizi ve özellikle hangi projenin ilginizi çektiğini yorumlarda duymak isterim.
Benim için heyecanlı bir başlangıç. Şimdi bu üç fikri, adım adım daha iyi oyunlara dönüştürme zamanı. 😀